@@marker@@ @@marker@@ @@marker@@
Üye Ol     Kullanıcı Adımı  /  Sifremi   Unuttum
    Video    |    Şiir    |    Forum    |    Yazar Olmak İçin Başvur    |    İletisim    |    Hakkımızda
 FACEBOOK'TA PAYLAŞ
Opera ve Bale Sanatçıları
Soprano Pervin Çakar : Hayal etmek, İnanmak ve Başarmak
Yazar Ast   

 

 

Türküler’den aryalara uzanan süreç nasıldı?

Çocukluğumdan beri türkü söylerim. Türkülerimizden hiçbir zaman kopmadım. Hatta turkulerin klasik batı muziği ile baglantisi olduğuna inanan bir kişiyim. Ortaokulda katılmıs olduğum bir Türk Halk Muziği yarışması ile başladı benim hikayem. Haftalarca türkü ve uzun hava çalıştım. Hayalimdi o yarışmayı kazanmak. Yarışma sonucunu annemle büyük bir heyecanla bekledik salonda. Bir türlü ismim anons edilmiyordu. “Anne olmadı galiba” deyip boğazımda düğümlenmisti kelimeler. En son ismi anons edilenler arasındaydım. İsmimi duyduğumda ben ve  giydiğim şalvar ise uçuşuyordu havada. Babam muzik yeteneğimi geliştirmem için çevre illerde bir muzik okulu aramaya başladı. Diyarbakir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi’ne göndermeye karar verdi. DAGSL iki koridor boyunca uzanan iki katı işgal edilmiş başka bir lisenin içinde bir lise idi. Kırık dökük piyanoları olan az sayıda ve seçilmiş öğrencilerden olusan sınıfları vardı. Orada Klasik Bati Muziği ile tanıştım. Hayatımda ilk defa Mozart’in ve Beethoven’in eserlerini piyanoda duyuyordum. Daha sonra katılmış olduğum bir kompozisyon yarışmasında derece alıp Ankara’ya gitmistim. Orada düzenlenen ödül gecesinde bir kaç türkü söylemiştim. Daha sonra o zamanın GAP bölge baskanı benim Opera ile ilgilenip ilgilenmediğimi sormustu. Henüz ismini duyduğum bu opera kelimesi çok yabancıydı benim için. Cd koleksiyonundan Maria Callas’a ait bir CD hediye etti bana. Onu dinlemem 4 yıl sonra oldu çünkü cd çalarım yoktu. Ankara Gazi Üniversitesi’ne girdim liseyi bitirdikten sonra. Orada şan dersleri vardı. Fakat ben enstruman çalıyordum. Dal değiştirmeme izin verilmedi bir kaç sene. Üniversite de iki kız arkadaşım beni Devlet Operasina opera izlemeye götürdüler. Sevil Berberi Operası' nı izler izlemez ben de operacı olacağım deyip durdum. Alkışlar ve sanatcıların seslerini çok değişik bir şekilde kullanmalari çok dikkatimi çekmişti. İnanılmaz bir rüyanın içindeydim. Evdeki Maria Callas CD’si geldi aklima sonra..İlk bursumla CD çalar alıp dinledim. Hayatımda duyduğum en güzel ve en duygulu sesti benim icin;  çok etkilenmistim. Türkülerden operaya geçişim işte böyle oldu. Türkülerimizi asla bırakmadım. Belki de geçiş demek de çok yanlış olur. Çünkü hala çok severek söylüyorum. Ama Opera beni daha çok etkilediği icin türkünün önüne geçmiş olabilir. Ama her firsatta türkü söylerim ve dinlerim. Belki de türkülerimiz bana Opera yapmamda da çok yardımcı oldu..Duygu anlamında. Çünkü türkülerde de aşk vardır. Sevgi vardır. Operada da aynı şeyler geçerlidir. Tek fark Opera dilinin uluslar arasi bir dil olmasi, türkülerin ise öze inmesi, topraklarımızı, o topraklarda yaşanılanları anlatmasıdır, ulusalcılığı ön plana çıkartmasıdır.

Mardin'den İtalya'ya uzanan müzik yolculuğu nasıl başladı?

Ailem Diyarbakır’da yaşıyordu. Dolaysıyla imkanlarımız kısıtlıydı; böyle bir muziği yapabilmek için. Aileme cok yabancı olan bu muzik herkesi endişelendirmisti. Güven ve inanç sorunu yaşadım bir dönem. Bana inanan bir tek ben ve bir kaç insan vardı. Yalnızlık işte orda basladi. Üniversite bittikten sonra Diyarbakır’a dönmüştüm. Ailem muzik öğretmeni olmamı istiyordu. Kaygıları vardı geleceğimle ilgili. Daha sonra şan hocamın bir telefonu ile Diyarbakir’dan Ankara’ya taşındım ve sözleşmeli olarak Ankara Devlet Operası’na girdim. Şan öğretmenim, opera sanatcısı Oylun Erda ile opera çalışmalarıma başladım. Hayatımda bir dönüm noktası olmuştur. Daha sonra Devlet Operası’na İtalya’dan gelen bir opera menajeri sayesinde Italya’ya gitme imkanım oldu. Her sey tesadufi oldu desem kimse inanmaz. Çok sevdigim yazar bir dostum “Afrika’da da olsan bu sanat seni bulacakti” demişti. Belki de kaderimde yazılıydı demek istedi…Kim bilir?

İtalyadaki kariyerinizden ve ödüllerinizden biraz söz edelim mi?

italya’ya gelir gelmez hemen kariyer başlamadı. Çok sancılı aylar ve yıllar yaşadım. Tüm zamanımı teknik ve enterprete çalışmak için harcadım. Ilk söyledigim eser Milano’da küçük bir tiyatroda gerçekleşti. Massenet’nin Werther operasın da Charlotte’un küçükk kız kardesi Sophie rolündeydim. Hayatımın en güzel ve en heyecanlı yılıydı. Daha sonra ardından gelen pek çok opera ve pek çok opera sahnesi ; Milano Teatro Alla Scala ve Venedik Teatro La Fenice’ye kadar uzanan heyecanlar…Opera yarışmalarına girmeye başladim. Son 2 yılda pek çok önemli ödül aldım. Bunlar arasında en önemlileri şunlardır: 6. Leyla Gencer Opera Yarışmasi 3. lük, Arnavutluk’un Tiran şehrinde yapilan 11. Uluslar arası Marie Kraje ve Milano’da gerçekleştirilen 4. Uluslar arası Magda Olivero Opera Yarışmalarından 2.lik ödülleri, daha sonra ardından gelen 28. Uluslar arası Maria Caniglia Opera Yarışması’nda aldığım 1.lik ve New York Lotte Lehmann Vakfi özel ödülü, en iyi kadın sesi ödülleri. Bu ödüller sayesinde pek çok tiyatroda söyleme hakkını elde ettim, pek çok festival ve konser organizasyonlarina davet edildim ve ediliyorum.

 
PERVIN ÇAKAR – SOPRANO
Yazar Ümit Binici   


1981 yılında Mardin’de doğdu. 2003'te Ankara Gazi Üniversitesi Muzik Egitim Bolumu San Ana Sanat Dali’ndan mezun oldu. Mezzo-Soprano Oylun Erdayi’dan ozel san dersleri aldi. Ancona'da Accademia D'arte lirica'da, Perugia'da Accademia Musicale Umbria'da William Matteuzzi, Carmen Gonzalez, Sergio Bertocchi ve Michela Sburlati ile calisti.2007 yilinda Perugia F.Morlacchi Konservatuarı'ndan “pekiyi” derece ile diploma aldi. Luciana Serra, Mietta Sighele, Veriano Lucchetti, Tiziana Fabbricini ve Lella Cuberli’nin masterclass calismalarina katildi.

Sahneye ilk kez Eskişehir Uluslararası Müzik Festivali'nde Carl Orff'un Carmina Burana (Soprano solo) eserinde çıkan Çakar, Nerea rolünde Handel'in Deidamia (Nerea) eserinde Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde yer aldi.. İtalya'daki ilk performansını 2006'da Werther Operasi Sophie rolünde, Milano Teatro Rosetum sahnesinde gerçekleştirdi. Perugia ve Citta di Castello'da Mozart’in Der Schauspieldirektor'de Madame Herz rolünde ve 2007'de Lecce, Teatro Politeama Greco için Der Rosenkavalier'de Marianne/Duenna rollerinde sahne aldı.

 
LANET OLSUN BİRAZ SEVKAT
Yazar Ast   

yukarıdaki fotoğraflar dave st-pierre'in "un peu de tendresse bordel de merde!" (lanet olsun, biraz şefkat!) adlı sahne yapıtının son sekansından; ellerinde birer büyük pet şişe suyu yavaş yavaş başlarından aşağıya ve bedenlerinin arkasından yere döktükten sonra, soyunup, çoçuklar gibi şen, karınlarının üzerinde kaydılar, yuvarlandılar ıslak zeminde. zamanla acıdı oyun, neşe sesleri acı seslerine dönüştü, yorgun düştüler, sakinlediler ve son fotoğrafta olduğu gibi herkes bir çift bulup, ıslak zemin üzerinde, anadan doğma halde birbirlerine fetus şeklinde sarılıp huzur içinde uyudular.

sadece biri, sabrina, tekti; önce yatanların arasında karın üstü kayıp dolaştı; ya bir partner arıyordu ya da çocuklarının huzur içinde olup olmadıklarını kontrol ediyordu, bilemedim. sonra, o da çekildi bir köşeye, kıvrılıp yattı, yalnız.
bu son sekans boyunca arvo pärt'in "spiegel im spiegel"i çaldı kesintisiz; sonlara doğru müziğin sesi yavaş yavaş kısıldı, ışıklar yavaş yavaş kapandı ve gösteri bitti.

çırılçıplak dansçıların çiftler halinde huzurlu yatışları bana pina bausch'un "masurca fogo"sunun son sahnesini hatırlattı; capo verde'li bau'nun "raquel" adlı yumuşak ritimli şarkısı eşliğinde kızlar ile erkekler çiftler halinde dans ederlerken yavaş yavaş üstlerini çıkarır, yarı çıplak dans etmeye devam ederler, sonra da sarmaş dolaş yere uzanırlar. aşk içinde ve huzurludurlar. sekans boyunca sahnenin bütününe projeksiyondan açan çiçeklerin hızlandırılmış görüntüleri yansıtılır.

her ne kadar dave st-pierre gösteri sonrasındaki söyleşide "sizin hakkınızda pina bausch'un pornografik oğlu tanımlaması yapılıyor ne düşünüyorsunuz" sorusunu garipseyip, biraz duraksadıktan sonra -hafif ironik ve alaycı bir tonda- pina bausch'u tanrı mertebesinde gördüğünü, ancak kendisini tanrının oğlu olarak düşünemediğini söylese de [bu sırada salondaki dansçılarından biri "jesusss!!!" diye bağırdı]; julidans'ta izlediğim iki yapıtından, "un peu de tendresse..." ve "libido"dan yola çıkarak, dave st-pierre'in pina bausch'un "oğlu" olmasa da ruh ikizi olduğunu düşünmeden edemiyorum.
kadın-erkek ilişkileri, yalnızlık, şefkat ve sevgi ihtiyacı, kırılganlık, acı temaları çok paralel, bunları ele alış şekli de.



sonra; "un peu de tendresse..."in sert mizaçlı, otoriter, hafif depresif ve alaycı [ingilizce "cynical" tabiri cuk oturuyor] siyah kıyafetli kadın karakteri sabrina [muhteşem enrica boucher] hal ve tavırları ile pina bausch'un kült figürlerinden mechthild grossmann'la o kadar özdeş ki, bu kadar olur!
başından kötü bir ilişki geçtiği için kızgın ve depresif, biraz femme-fatale sabrina, yunan tragedyalarının anlatıcısı gibi akşam boyunca seyircilerle bir başöğretmen edasında sert ve otoriter konuştu, seyredeceğimiz gösterinin kuralları konusunda iki dilde açıklamalar yaptı, sorunlu ilişkisinden bahsetti, belli aralıklarla ileriki dakikalarda seyredeceklerimiz hakkında bizi uyardı, tepki vermemizi bekledi, aklımızdan geçme olasılığı yüksek düşüncelerimizi, duygularımızı dillendirdi ["i smell your fearrrsss!!"], bizlerden sözlü bir tepki gelmese de hazırcevap haliyle sessizliklerimizle didişti; tırsmadık değil ama muhteşem komik ve eğlenceliydi!

[benden uyarması, bundan sonrakiler sizi daha fazla rahatsız edebilir. isteyen çıkmakta serbesttir!]



"un peu de tendresse..."in münih'teki dünya prömiyeri sırasında seyirciler arka arkaya kapıyı çarparak terk etmişler salonu, bazıları da kapının yanındaki dave st-pierre'e "bu yaptığınızı koreografi mi sanıyorsunuz, bu düpedüz pornografi! sapkınlık!" diye çıkışmışlar.
bu anektodu keyifli bir yüzle "benim de esas istediğim buydu işte! seyircilerin tepki vermesi" diyerek dave st-pierre anlattı söyleşi sırasında.
70'li yıllarda aynısının, hatta daha beterinin [saç çekmek, yüzüne tükürmek, sahneye yumurta atmak gibi] pina bausch'un başına geldiğini düşününce, iki sanatçı arasındaki benzerlikler artıyor!
[pina bausch vefat ettikten sonra wuppertal'e acaba yeni genç bir koreograf mı çağrılsa diye bile düşünülmüştü, almanların ünlü dans eleştirmeni jochen schmidt eski bausch dansçısı avustralyalı merly tankard'ı önermişti. bence birisi çağrılacaksa dave st-pierre biçilmiş kaftanmış! wuppertal'dekiler duymasın :) ]

pina bausch ile dave st-pierre arasındaki bence en büyük farklılık ise; eskisinden yenisine bausch'un hiç bir yapıtı seyirciyi kışkırtmaya yönelik değilken [sadece kendi doğru bildiği şeyi yapmaya çalıştığını, hiç bir zaman seyirciyi kışkırtmak gibi bir dürtüsünün olmadığını söyler bausch], st-pierre'in amacının açık bir şekilde seyirciyi kışkırtmak olması.
st-pierre dünyaya bausch'dan daha kızgın, daha öfkeli bakıyor gibi; sanki daha fazla bir yerleri acımış ve karşılığında, karşısındakileri en iyi bildiği yolla, sahneledikleriyle kışkırtmak, acıtmak, rahatsız etmek istiyor.


tabii, rahatsız etmeden önce kendini sevdirmesi, seyirciyi alıştırması, ısıtması lazım. peki bunu nasıl başarıyor? çok basit; seyirci ile sahne arasındaki "dördüncü duvar"ı yıkarak!
gösterinin ilk yirmi dakikasını sapasağlam ve salondan kaçmadan atlattığınız takdirde oyunu beğenmemeniz için hiçbir neden yok. bu ilk yirmi dakikada ne mi oluyor? seyirci kısmının ışıkları açılıyor ve, anadan doğma 9 erkek dansçı kafalarında sarı uzun saçlı peruklar ve seslerini inceltip çocuk/bebek sesi çıkartarak sahneden seyircilerin arasına atlıyorlar ve yaklaşık on dakika boyunca çırılçıplak halde koltukların arasında, üstünde dolaşıyorlar, seyircilerin kucaklarına oturuyorlar, yatıyorlar, mahrem yerlerini açıp gösteriyorlar, seyircileri yanaklarından öpüyorlar. balkondakileri de ihmal etmiyorlar, aynı muameleyi onlara da yapıyorlar; bütün tiyatro bir anda bir şenlik yerine dönüyor!

[son uyarı! bundan sonra görecekleriniz sizi rahatsız edebilir. isteyen çıkabilir]


tabii, bu sekansın öncülü var; daha seyirciler koltuklarına yerleşmeye çalışırlarken etraflarında bir gariplik olduğunu hissediyorlar. kendileri gibi gündelik giyinmiş bazı insanlar biraz abartarak birbirlerine uzaktan selam veriyor, yanlış koltukta oturduklarını fark edip sıraların üzerinden koltukların kollarına basa basa yer değiştiriyorlar, salonunun bariyerlerinin üzerine oturup kayıyorlar. bu sırada, çırılçıplak, sarı peruklu, bebek sesli bir erkek dansçı da, sahnenin en gerisine yerleştirilmiş sandalyelerden birine oturmuş bağırış çığırış salondaki seyircilerin ilgisi çekmeye, onlara merhaba demeye, şirinlik yapmaya çalışıyor.
sonra; salona dağılmış dansçıların hepsi yavaş yavaş sahneye çıkmak üzere yan kapılardan çıkıyorlar ve teker teker sahnedeki boş sandalyelere oturuyorlar: seyreden-seyredilen ilişkisini kırmak, sahnedekilerin de aslında seyircilerden bir farkı olmadığını, aynı dertleri, aynı ilişkileri-ilişkisizlikleri yaşadıklarını ve seyircilerin biraz sonra seyredeceklerinin de aslında kendilerini anlattığının altını çizen enfes bir açılış sekansı bu.



 

(fotoğraflar: emile zeizig, avignon 2009)

dave st-pierre dansçılarda virtüözite değil enerji aradığını söylüyor. koreografisi de enerji dolu; tabuları yıkan, bedensel ve fiziksel çekingenlik içermeyen saf ve kaba bir enerji bu!

"un peu de tendresse..."in bir çok dans sekansının öncesinde dansçılar dizlikler takıyorlar; kendilerini havaya fırtalıp bütün güçleriyle bacakları altlarına kıvrılmış zemine çakılıyorlar, ve bunu bir kere değil, defalarca yapıyorlar, taa ki yorgunluktan ölene kadar! taa ki seyircilerden biri "enough" veya "stop" diye bağırana kadar. [st-pierre'in dördüncü duvarı yıkma konusundaki başarısına bir örnek daha!]

dave st-pierre, dansçılarının yoruldukları zamanki hallerini de çok sevdiğini, bunun gösterinin bir parçası olduğunu, gösterinin "gerçek" olduğunu, "miş gibi yapma" olmadığını kanıtladığını söylüyor.
örneğin, erkeklerin tek elleri ile suratlarına defalarca tokat attıkları bir sahnenin ardından arkalarını döndüklerinde sendelemelerini, hızlı bir koreografik sekanstan sonra nefes nefese kalmalarını önemsediğini belirtiyor.

topluluğunun yapısı ve çalışma tarzı konusunda da ilginç açıklamalarda bulundu dave st-pierre söyleşi sırasında.
ekonomik olarak güçlü bir topluluk olmadıkları için dansçı sayısı her an değişiyormuş. bir yıl önceki avrupa turnesinden bu yıla kalan dansçı sayısı bir elin parmaklarını geçmiyormuş. bu nedenle ve aynı zamanda gösteri yapılan sahnenin büyüklüğüne de bağlı olarak aynı yapıt farklı sayıda (bazen 14, bazen 21 bazen de 17) dansçı ile sahnelebiliyormuş. ilginç!

[buraya kadar dayanabildiyseniz sorun yok demektir, seyretmeye devam edebilirsiniz! ama sakın güvende olduğunuzu zannetmeyin!]


yaratım süreci ise dave st-pierre'in yönetiminde, ancak doğaçlama ve dansçıların fikirlerine de açık ilerliyormuş. örneğin, "une pe de tendresse..."de siyahlı kadının, sevgilisinin getirdiği pastanın üstüne oturup orgazm olduğu bir sahne var; o sahne, dave st-pierre'in bir gün stüdyoya kekler, şişe şişe su ve beş erkek dansçı ile kapanıp doğaçlama yaptıkları bir seans sonrasında çıkmış.
zaten, provalar sırasında çalışılan sahneler, yapıtın son haline nicelik (solo ve duo çalışılan bir koreografi trio veya topluluğa uyarlanıyormuş) ve cinsiyet (erkek için düşünülen bir hareket kadınlara adapte ediliyormuş) değiştirerek yerleştiriliyormuş.

st-pierre'in önemsediği şeylerin başında, sadece dansçılarla değil tiyatro oyuncuları, sokaktaki insanlarla çalışmak da varmış ve topluluğunu ilk kuruduğu zamanki profil bu anlamda daha renkliymiş.
zamanla, kişi sayısı arttıkça, artık yeni, "amatör" kişilere gerek kalmamış; şu anda 35 kişilik bir dansçı grubu varmış st-pierre'in tezgahından geçmiş olan.

("la pornographie des ames" - afiş)


"un peu de tendresse bordel de merde!" (a little tenderness, for crying out loud!) üçlemenin ortadaki halkası; bir aşk ilişkisinde arada kalma, tereddüt etme, evet veya hayır diyememe üzerine acıtıcı, hatta hatta kanırtıcı bir çalışma.
üçlemenin ilk yapıtı "la pornographie des ames" (bare naked souls) ise, 3.5-4 yıllık bir ilişkiden sonra ayrılmış olmanın halet-i ruhiyesini anlatıyormuş. [çok merak ettim]
topluluğun şu sıralar üzerinde çalıştığı üçüncü halka ise, aşka düşmenin, koşulsuzca aşık olmanın ruh hallerini ele alacakmış.


("la pornographie des ames" - bir sahne. havadaki: dave st-pierre)


dave st-pierre'in seyirciyi selamlama sırasında, daha önce kimsede rastlamadığım, hoş bir ritüeli var. aynısını "libido"nun sonunda da yaptı.
alkışın belli bir noktasında seyircilere durmalarını rica edip, o gösteriye emeği geçenlere (festivalin ve gösterinin sahnelendiği tiyatronun görevlilerine, ışıkçılara, sahne teknisyenlerine, ışık tasarımcısına, müzik kurgusunu yapana) adlarını söyleyerek teşekkür ediyor ve ardından teker teker bütün dansçılarını yine adlarını söyleyerek seyirciye tanıtıyor. tam da, az önce seyrettiğimiz yapıtı tasarlayan bir sanatçıdan beklenecek duyarlılıkta, incelikte, insancıllıkta bir davranış diye düşünüyorsunuz...

compagnie dave st-pierre'in maalesef internet sitesi yok [mali olarak pek parlak değiller anladığım kadarıyla], dolayısıyla onları takip etmek hiç kolay değil. ancak, zaman zaman bildiğim festival ve kültür merkezlerinin programlarını kontrol ederek turneleri konusunda bilgiye ulaşabiliyorum. bu yüzden, bir daha ne zaman nerede bir dave st-pierre yapıtına denk gelirim bilemem, ama umarım onlarla tekrar karşılaşırım...

["un peu de tendresse..." için bir kaç tarih: toronto harbourfront center'da 2-5 şubat 2011, paris theatre de la ville'de 25-29 mayıs 2011]

 
Plácido Domingo
Yazar Ast   

 

yıllar önce rai yine böyle bir proje gerçekleştirmişti; yapıtın geçtiği gerçek mekanlarda canlı olarak icra edilip televizyondan canlı yayınlanan opera.

o zaman yine başrolde placido domingo vardı. eser puccini'nin "tosca"sıydı.
maalesef tosca'yı kim oynuyordu hatırlamıyorum. ama domingo cavaradossi rolünde çok iyiydi. zaten domingo ustanın "çok iyi" olmadığı bir performansı var mı!

o zamanlar uydu antenimizin çektiği rai sayesinde; neredeyse yüzyıl öncesinin roma'sına "canlı bağlanmak", hele de yapıt icabı sabaha karşı olması gereken saatte uyanıp santangelo kalesi'nde geçen üçüncü perdeyi canlı seyretmek farklı, hoş, tek defalık bir deneyimdi benim için.

işin artistik yanının çekiciliği bir yana, esas teknik olarak zor bir işti, çünkü oyuncular ile orkestra -doğal olarak- ayrı yerlerde konumlandığı için senkronizasyonun sağlanması ve ses ayarının düzgün yapılması önemliydi.

şimdiki proje bbc ile rai'nin ortaklığında gerçekleşiyormuş. bu seferki opera verdi'den: "rigoletto". mekan, konunun geçtiği gerçek yer olarak: mantua.
canlı yayının rejisörü ise bir çok bertolucci ve saura filminin benzersiz sinematografisiyle akıllarımıza kazınan ünlü görüntü yönetmeni vittorio storaro.

 
CECİLİA BARTOLİ
Yazar Ast   

Cecilia Bartoli (d.4 Haziran 1966, Roma, İtalya), İtalyan mezzo-soprano opera sanatçısı, resitalist. Mozart ve Rossini yanında az bilinen bazı barok ve klasik batı müziği eserleri üzerine yorumlarıyla tanınır. Hem soprano hem de mezzo rollerini oynayabilmesi sanatçının tanınırlığı artırdı. C6 ve üzerine çıkabilmesi, ses kullanımındaki kıvraklık ona coloratura soprano özelliği kazandırmaktadır. Zamanının en popüler ve en çok satan opera sanatçılarından biridir.
İlk müzik derslerini profesyonel şarkıcı olan anne ve babasından almıştır. Halka açık ilk performansını 8 yaşında Tosca operasında Çoban Çocuk rolüyle gerçekleştirdi. Roma'daki Santa Cecilia Konservatuvarı'nda eğitim gördü. Birçok opera sanatçısının aksine mesleki olarak erken yaşlarda, yirmili yaşlarının başında öne çıkmaya başladı. İlk profesyonel opera deneyimi 1987 yılında Arena di Verona'da oldu. Ertesi yıl Sevil Berberi'nde Rosina rolünü üstlenerek Schwetzingen Festivali'nde ve Zürih Operası'nda bulundu, çoşku dolu eleştiriler aldı.[2] Kısa süre sonra Herbert von Karajan tarafından Salzburg Festivali'e davet edildi. Festivalde Karajan ile çalışarak Bach'ın B minör ayin müziği'ni (BWV 232) yorumladı. Bir Fransız televizyonu tarafından hazırlanan Maria Callas anma programına katıldı ve orkestra şefi Daniel Barenboim'in dikkatini çekti. Barenboim ve Nikolaus Harnoncourt ile yaptığı çalışmalarda Mozart rolleri üzerine yoğunlaştı ve Don Giovanni operasında Zerlina, Cosi fan tutte operasında Dorabella rollerini üstlenerek kariyerini uluslararası düzeye taşıdı.
1990 yılında ilk kez Bastille Operası'nda, Figaro'nun Düğünü'ndeki Cherubino rolüyle sahneye çıktı. Hamburg Eyalet Operası'nda Idamantes rolüyle Idomeneo'da, La Scala'da Isolier rölüyle Le comte Ory'da yer aldı. Le comte Ory'deki performansı onun önde gelen Rossini şarkıcıları arasında kabul edilmesini sağlamıştır.[2] 1996'da Metropolitan Opera'da Despina rolüyle Così fan tutte'de sahne aldı. Bu dönemde sesinin seviyesinin mikrofon yardımıyla gizlice artırıldığına dair spekülasyonlar ortaya çıkmış, ancak söylentiler opera yönetimi tarafından yalanlanmıştır. Külkedisi'nde, Angela rolünde gösterdiği büyük beğeni toplayan performansı nedeniyle sanatçının adı bu rolle anılır hale geldi.[2]
Bartoli, Mozart ve Rossini yanında Gluck, Vivaldi, Haydn and Salieri gibi barok ve erken dönem klasik batı müziği bestecilerin eserlerini yorumladı ve kaydetti. 2005'te Handel'in Giulio Cesare adlı eserinde Cleopatra'yı yorumladı.
Sesinin zamanla olgunlaşması ve "dolgunluk" kazanması sayesinde önceleri bu konuda yapılan eleştiriler de azaldı. 1995 yılında Fransa Kültür Bakanlığı tarafından Ordre des Arts et des Lettres nişanına layık görülen Bartoli, günümüzde en iyi mezzo-sopranolardan biri olarak kabul edilmektedir.
2007-2008 yıllarında zamanının büyük bölümünü İtalyan romantizminin ve belcantonun etkisindeki erken 19. yy repertuvarı çalışmalarına ve kayıtlara ayırdı. 2007'de Maria adlı albümü Billboard'un klasik müzik listesinde birinci sıraya kadar yükseldi, Belçika ve Hollanda'da başarı kazandı. Mayıs 2008'de Fromental Halévy'nin 1828 tarihli Clari operasında baş rolde sahneye çıktı.
Bartoli sık sık erken dönem İtalyan müziğini (17. ve 18. yy) repertuvarına alan Il Giardino Armonico topluluğu ile beraber çalışmaktadır.

 
ENRİCO CARUSO
Yazar mete y.   

 

 

1898 yılında Milano'da, prömiyerinde başrol oynadığı Umberto Giordano'nun yapıtı Fedora'daki rolüyle dikkatleri üzerine topladı. Kısa bir süre sonra Buenos Aires, Londra, Monte Carlo ve New York'ta sahneye çıkarak kendini kanıtladı. 1903 yılında New York'a yerleşen Caruso, geniş izleyici kitlesinin hayranlığını kazandıktan sonra 1904 - 1912 yılları arasında Paris'te çalıştı. Büyük ününü "olağanüstü" olarak nitelendirilen sesine, çok farklı rolleri başarıyla yorumlayabilmesine ve doğal oyun tarzına borçludur.

Enrico Caruso, Genç İtalyan Okulunun sözcüsü olduktan sonra çalışmalarını genişleterek sürdürmüştür. Yaşam öyküsü filme de alınan Caruso, Grammy Yaşam Boyu Başarı Ödülü sahibidir. Carmen operasını 1906 San Francisco depreminden hemen önce seslendiren sanatçı, deprem sırasında Palace hotel'de kalmaktaydı.

"New York şehri Emprezaryosu" ilan edilen ünlü tenor, doğduğu şehirde peritonit rahatsızlığı nedeniyle 48 yaşında öldü.

 

 

 
ZEHRA YILDIZ
Yazar mete y.   

 

 

1997 yılında genç yaşta yitirdiğimiz soprano Zehra Yıldız, uluslararası ilk başarısını 1984 yılında İtalya’da “La Boheme Opera Yarışması”nda ilk beş içine girerek kazanmış, 1987 yılında “Uluslararası Verdi Yarışması”nda finale kalarak Verdi Şan Akademisi’nden öğrenim bursu almıştır. 1988 yılında Siena’da yapılan “Uluslararası Ettore Bastianni Şan Yarışması”nda gümüş madalyaya layık görülen sanatçımız Zehra Yıldız, İstanbul Devlet Operası’ndaki başarılarının yanı sıra; Avrupa’nın birçok kentinde, özellikle Almanya’da seçkin operalardan davetler almış, kariyerinde yükseliş gösterdiği bir sırada aramızdan ayrılmıştır.

 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 Sonraki > Son >>

Sayfa 1 - 3


Günün Fırsatı

Etkinlikler

Venedik Barok Orkestrası Aya İrini'de!
İstanbul Müzik Festivali izleyicilerinin yakından tanıdığı Venedik Barok Orkestrası, şef
Feshane'ye Ordu çıkarması!
Feshane Ordu Günleri, bugün saat 11.00'de yapılan açılış programı ile başladı. 3 günde 1
Babylon'da Pazar Festivali sürprizi
25 Mayıs'ta gerçekleşecek Soundgarden Festivali sonrasında, Pazar rehavetinizi 'Pazar Pazar
Redd grubu Rusya’ya geliyor
Türkiye’nin tanınmış gruplarından “REDD” Rusya’ya geliyor. 7 Haziran tarihinde St.
Haluk Levent Jolly Joker'de
  Ünlü rock'çı Haluk Levent, konser maratonuna başlıyor. Levent, yarın akşam İstanbul'da

Tüm enstrüman fırsatları için tıklayın !

Opera Hakkında

İzmir Devlet Opera ve Balesi Kasım 2012 Programı
1 Kasım Perşembe 20.00 ZORBA(*) BALE 2 Kasım Cuma 20.00 ZORBA(*) BALE 3 Kasım Cumartesi 14.00 PAMUK
devamı... 802 Hits 0 Ratings
İzmir Devlet Opera ve Balesi Ocak 2012 Programı
3 Ocak Salı 20.00 0 Ü. HacıbekovARŞIN MAL ALAN, Operet (Denizli Hasan Kasapoğlu Kültür Merkezi)0258 296 13 20 5
devamı... 1316 Hits 0 Ratings
Soprano Pervin Çakar : Hayal etmek, İnanmak ve Başarmak
    Türküler’den aryalara uzanan süreç nasıldı? Çocukluğumdan beri türkü söylerim. Türkülerimizden hiçbir
devamı... 1276 Hits 0 Ratings
PERVIN ÇAKAR – SOPRANO
1981 yılında Mardin’de doğdu. 2003'te Ankara Gazi Üniversitesi Muzik Egitim Bolumu San Ana Sanat Dali’ndan mezun oldu.
devamı... 1514 Hits 0 Ratings
LANET OLSUN BİRAZ SEVKAT
yukarıdaki fotoğraflar dave st-pierre'in "un peu de tendresse bordel de merde!" (lanet olsun, biraz şefkat!) adlı sahne
devamı... 1622 Hits 0 Ratings
Şu anda 166 ziyaretçi çevrimiçi

Ödüllü Yarışmalar

VEFATININ 50. YILINDA TÜM ZAMANLARIN ŞAİRİ NAZIM HİKMET'İ SAYGI İLE ANIYORUZ.
  VEFATININ 50. YILINDA TÜM ZAMANLARIN ŞAİRİ NAZIM HİKMET'İ SAYGI İLE
Zeynep Cemali Öykü Yarışması 2013
Çocukları ve gençleri edebiyata yakınlaştıran çağdaş kitaplar yayımlayan Günışığı
2. Vehbi Cem Aşkun Şiir Yarışması
Eskişehir Sanat Derneği, Eskişehir'de şiire büyük emekleri olan ünlü şair Vehbi Cem Aşkun'u
Ruhun Yolculugu

Adrasan Otelleri | Adrasan | Adrasan Bungalov | Bosch Servisi